HEYBELİADA...

 

Bir bahar günü, bir Pazar günü, deniz durgundu, biz vapurdaydık; eşim, oğlum, yeğenim… Canım yeğenim… Güneş sıcacık üzerimizdeydi. Vapur; saten gibi denizi adeta makas gibi kesiyordu…


Daha öncede gitmiştim Heybeliada’ya ama hepsi de iş içindi… Cumbalı evler, dar sokaklar, ötemizden yanımızdan geçip giden faytonlar kalmıştı aklımda… İş vardı ya, içime çekememiştim güzelliğini doyasıya… Ama bugün yapacaktım, kararlıydım.

 


 

İşte adalar görünmüştü. Sıra sıra… Kolye gibi… Dalmışken gözlerim uzaklara, yeğenim çıktı geldi gözlerimin önüne. Sırtını vapurun korkuluklarına dayamış, cama yansıyan görüntüsünü izliyordu. Saçları uçuşmakta, adalar arkasında fon olmuştu birden…

Ve vapur nihayet iskeleye yanaşıyordu. Kalabalık geminin ortasına birikti. Sonra indik sırayla işte… Heybeli’deydik.

Dedi ki Dilara, ‘Ben buraya daha önce gelmiştim. Size yavru köpekleri göstereceğim, olur mu?’ Oldu. Heybeli’de ilk gittiğimiz yer itfaiye binası oldu böylelikle… Ondan önce de tuvalet tabii ki, İstanbul’da mesafeler uzak olunca, insanın gittiği yerde ilk işi çişini yapmak oluyor işte!

 


 

Çocuklar köpekleri sevdiler. Ardından ‘Sizi şimdi de plaja götüreceğim’ dedi Dilara… Ve ara sokaklardan sahile doğru yürümeye başladık.

Yanımızdan faytonlar geçiyordu. Issızdı sokaklar. Yavru bir kedi gördük pencerede. Sonra sahibi belirdi ardında. Yaklaştık, merhabalaştık, çocuklar şimdi de kediyi seviyorlardı. Tam o sırada adada yaşamak düşüncesi geldi bana… Herkese geliyordur eminim. Ama çok şiddetle geldi. Sordum genç kadına; kiralar 600’den başlarmış. Sade bir yaşam varmış, dingin… Eşyaları nakliyat şirketleri taşıyormuş gemilerle… Sonra ulaşım da kolaymış, dediği anda o şiddetli istek gitti birden benden…

Tam da kadın meydanda bir kiralık ev olduğunu anlatıyordu oysa… Sahilden Değirmen Burnu’na doğru yürüyorduk. Dilara anlatıyordu. O hep bir şeyler anlatıyordu zaten. İstekleri hiç bitmezdi. Neyse ki birbirimize alışmıştık artık.

Yokuş yukarı çıkıyorduk şimdi. Ormanlık alana doğru ağır adımlarla yürüyorduk. Bisikletli gençler geçiyordu yanımızdan…

Piknik yapıyordu gençler, içiyordu, şarkılarla güzelleşiyordu…

Çamların içinde bir kız sevgilisinin kucağına oturmuş, elleri boynunda, gülüşüp, öpüşüyorlardı… Elinde papatyalar vardı kızın taç yapıyordu. Aileler deniz manzaralı restoranlarda yemek yiyorlardı.

 

 

 

 

Bir ara fotoğraf makinemi aldı Dilara benden…

 

Bizim fotoğrafımızı çekti.

Dilara hızla plaja koşmaya başladı.

Önce ayakkabılarını, ardından çoraplarını, sonra eşofmanı çıkardı. Taytıyla kalmıştı.Kıyıda yürümeye başlamıştı bile… Üşüyeceksin diyordum, dinlemedi.

Üşümeyen bir tek o değildi.


 

Turist bir çift koca denizde şakalaşıyordu… Hareketleri ne gösterişsiz, ne doğaldı. Aşk işte dedim, üşütmüyor. Karşı kıyıda İstanbul uyanıyor, bir yolcu vapuru geçiyor, onlarsa aşk yaşıyordu. Müthiş bir manzaraydı…

 

 

Çocuklar sıkılana dek orada kaldık.

 


 

Dönüş yolumuzda, ormanın kıyıya bakan yamacında bir de adam gördük. Yüzünü denize dönmüş saksafonuyla, ‘Senede bir gün’ parçasını çalıyordu. Bir süre durup dinledik. Kim bilir kimeydi bu parça ve ne şanslıydı o kimse…

Saat 17.00 sularında ise tekrar Heybeli sokaklarındaydık. Sokakları gezmek istiyordum. Böylece Heybeli’ye doymak belki de, üstelik vaktimiz olmadığını da bilerek…

Yine de az biraz yürüdük içerilere, dar bir mahallede top oynuyordu çocuklar. ‘Kedinin adı Zübeyde diyordu biri. Oğlum Atatürk’ün annesinin adı bu ya!’ diye gülerek bağırıyordu biri…

Çocuklar. Saf, katıksız, tertemizler…

 

 

 

Vapura binme saatimiz yaklaşıyordu. Dilara, ‘Ama bir sonraki vapura binecektiniz hani! Sizde hep böyle yapıyorsunuz zaten. Hadi biraz daha kalalım ne olurrr’ diye ısrar ediyordu.


Ve yarım saat boyunca da çabaladı. Ama ikna edemedi. Kararlıydık. Vapura binmiştik, üst kata çıktık. Küstü bize Dilara sırtını döndü. Sardım onu yavaşça, üzerine gitmedik.


Vapur ilerlemeye başlamışken çevremiz gençlerle dolmaya başlamıştı. Saçlarını papatya taçlarıyla süslemiş kızlar sevgililerine sımsıkı sarılmıştı. O saksafon çalan adam da tesadüfen yanımıza oturmuştu.


Güneş batıyordu yavaştan…

Başladığımız yere geri götürüyordu bizi ada vapuru…

Bir gün ben de papatyadan taç yapacağım dedim kendi kendime...

HEYBELİADA TARİHÇESİ

Heybeliada, İstanbul Prens Adalarının en yeşil adasıdır. Eski adı Rumca bakır anlamına gelen Halki'dir. En yükseği 140 metreye yaklaşan dört tepesi vardır. İskeleden inilince solda Deniz Lisesi ve ona bağlı binalar uzanır. Bunların arasından geçilerek arkada, Çam Limanı tarafında, şu an faliyeti olmayan Sanatoryum’a gidilir. Şimdi Deniz Kuvvetleri’nin elinde bulunan arazide tarihten kalan iki ilginç eser vardır; birincisi Bizans Kilisesi, Kamariotissa’dır.

İstanbul’daki Fener’deki Aya Maria dışında, dört yapraklı yonca modeline göre yapılmış tek kilise budur. Askeri arazide olduğu için özel izin alınmadan görülemiyor. Bu kıyıda Aya Yorgi (Ayios Yeorgios) Manastırı, Çam Limanı’nın batı ucunda Tarik-i Dünya Manastırı vardır. İkinci ilginç kalıntı bir mezar taşından ibaret… Bu Kraliçe I. Elizabeth’in elçisi Edward Barton’ın mezar taşı.

İskelenin sağında çarşı, meyhane ve kahveler yer alır. Büyük Rum Kilisesi Aya Nikola (Ayios Nikolaos) buradadır. Bazı ilginç ahşap evlerin önünden örneğin İlyasko Yalısı’nın, Hulusi Bey Köşkü’nün Adalar’da kışın da açık kalan otel Panaroma’nın yanından geçerek yürüyünce, çamlık piknik yerlerine gelinir.

Bunun ilerisinde Değirmen burnu denilen bölge vardır (adı verilen değirmen kalıntıları da ayaktadır). Ada’nın en büyük plajı buradadır.

Fazla yapılaşmamış olan öbür tepede, Ayia Trias Manastırı’yla birlikte Rum Ortodoks Ruhban Okulu vardı.

Heybeliada, fetihten bir zaman sonra, Rum nüfusun başlıca dini eğitim merkezi olmuştu.

Kuzey kıyısında da Hidiv ailesinden Sait Halim’in kardeşi Abbas Halim Paşa’nın konağı halen ayaktadır. Çünkü orası Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın yaşadığı yerdir. Heybeli yaz-kış nüfusunun en kalabalık, gidiş-gelişin en yoğun olduğu ikinci adadır. Burgaz deyince akla Sait Faik’in gelmesi gibi Heybeli’nin yazarı da Hüseyin Rahmi’dir.